Sadece Arapça Değil Tüm Diller Kutsaldır

223

Dil bir insan topluluğunun, geçmişten bugüne yaşadığı birikimlerinin, inançlarının, düşünce biçimlerinin, alışkanlıklarının ve geleneklerinin, folklorik davranışlarıyla göze görünür hale gelmesi; kavramlarla da kültürel varlığının sese dönüşmesidir. Yani dil bir insan topluluğunun, yığın olmaktan sıyrılıp halka dönüşmesinin sosyolojik vasıtası ve ispatıdır. Dil varsa, halkta vardır. Hatta dillerin içinde ki ağızlar, şiveler ve lehçeler de bu olguya dahildir.
Bu sebepten, tüm diller kutsaldır.
Aristoteles, Sofistik Çürümeler adlı yapıtında; safsatalara inanmamak ve hatalı akıl yürütmenin (mantığın bozuluşu) tuzağına düşmemek için: “Deneyimsiz insanların, şeyler üzerine berrak bir bakış açısına sahip olmadıklarını ve bu nedenle görünüşle gerçekliği birbirine karıştırdıklarını belirtir. Bu deneyimsizliğin üstesinden gelmenin anahtarı olarak ise, gerçekliğe karşı olan sahteyi görebilecek şekilde kendimizi eğitmemizdir” der Emperyalizm, ehlileşmemiş iktidarının varlığını tahakküm ettirmek için; biçimi ve anlamı değiştirilmiş imajlar üretir. Bu sayede ürettiği görsel sembolleri törensel çerçevede manipüle ederek sunar ve varlığını muhafaza eder. Ne yazık ki CHP Genel Başkanı Sayın Özgür Özel’in verdiği beyanatlar da tamda bu duruma delalet ediyor. Çünkü CHP, demokratik milliyetçilikte, ulusal bilinçte, yurtsever-halksever tutumda birleşmenin önünde engel olabilecek olgulara itiraz etme kabiliyetine sahip halkın partisi gibi değil de solcu bir kulüp gibi tavır takınıyor ve emperyal popülist öncüllerin önermelerine göre hareket ediyor. Uluslararası hukuk ve devletlerin egemen eşitliği birer olgudur. Olgunun işler olması için uluslararası sistemde zorlayıcı bir mekanizma olması gerekir. Bu mekanizma yoksa güçlünün haklı olduğu bir düzen ortaya çıkar. Bugün emperyalizmin; dini, Türkiye’nin demografik yapısını değiştirmesine matuf bir topluluğun, mukaddesatçı egemenliğine ciro etmesi de bundandır. Yanılgı da yerel seçimlerden büyük bir başarıyla çıkan ANA MUHALELET PARTİSİNİN buna teşne olmasıdır.
Oysa; Değişmesi gereken bir düzen aksaklığı içinde değiştirilmesi gereken durumu, o aksaklıklar üzerine; yemin ederek ya da onun oluşturduğu algıları kutsayarak dönüştürmek mümkün değildir.
Dış politikada olayları sadece gözle görmek, olguları anlamak için yeterli değil. Görme sürecine zekanın muhakeme gücünü de katmak zorundayız. Yoksa manipüle edilmemiz kaçınılmazdır. Hatta bunun için Pakistan’da 1980’lerde yaşananlar; Türkiye için çok bariz bir emsaldir ve asla unutmamak gerekir. Ve eğer biran evvel aklımızı başımıza toplamaz isek Bizi de bekleyen akibet aynısı olacaktır. Türk Devrimi ve Aydınlanma Teziyle Tahkim Edilen Cumhuriyet Kazanımlarının İnkârına Alan Açılacaktır.
Jean Jacques Rousseau, Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev Adlı Kitabın da Şöyle Der: “Çünkü yanlış sonsuz biçimlere girebilir; doğru ise bir türlü olur.”
Bunların Ülkeye Alınması Ciddi Bir Kamu Güvenliği Zaafıdır. Çünkü bu güruh taşıdığı vehhabi zihniyetle; Ülkemizin İnsanlarını, Değerlerini, Kazanımlarına karşı risk unsurudur. Uluslarası Egemenlerin, güdümlü sosyolojik tahrip kolonisi ne yazık ki her geçen gün amacına daha da yaklaşıyor. Sorumlusu olan siyasal otoritenin aymazlığı ve bigane tutumu ise sonuçları itibariyle yaşanacak vehamete çanak tutuyor. O halde bu duruma yardakçılık etmek aymazlık değil midir?
21.yüzyıl göçmenin yüzyılı olacaktır diyen ve insanlık tarihinin ilk anından beri göç hareketlerini inceleyip “Göçmen Figürü” isimli kitabı kaleme alan Thomas Nail, göçmenleri ve beraberinde taşıdıkları kinetik toplumsal yapıların tarihsel hareketliğini şöyle ifade eder:
“Dünyada bir hayalet, göç hayaleti dolaşıyor. Ne var ki her göçmen, hareketleri bakımından, birbirine benzemez.” Kimileri için yer değiştirmek sadece geçici bir ihraçtır; yeni fırsatlar, dinlence ve kâr elde etmek demektir. Bazıları içinse bu hareket tehlikeli ve zorakidir, onların ihraçları çok daha ciddi ve kalıcıdır.”
Ayrıca kültür ihracının etkileri ve arazlarına ilişkinde yine Thomas Nail, şunları söyler:
“İnsanın taşıdığı tüm değer, tüm tinsel gerçeklik yalnızca Devlet yoluyla var olur. Bu, göçmenlerin her zaman devletsiz oldukları anlamına gelmez, göçmenlerin kurduğu toplumsal örgütlerin tarihi genellikle devlet tarihine yedirilmiş ya da yok edilmiştir. Oysa en çok mülksüzleştirilen göçmenler en dikkat çekici devletdışı toplumsal örgütleri yaratanlardır. Göçmen sadece hareketi sonucunda belirli bir derecede toplumsal ihraca uğramış bir figür değildir. Aynı zamanda ihracını belirleyen türlerden oldukça farklı, kendine özgü bir hareket biçimi de vardır. Bu doğrultuda baskınlar, isyanlar, başkaldırılar ve direnişlerin “kısa tarihinde” de gözlemleyebileceğimiz gibi toplumun en çok marjinalleştirdiği göçmen gruplar çok farklı toplumsal örgütlenme biçimleri yaratmıştır. Bu zorlu bir tarih yazma çabasıdır, çünkü söz konusu toplumsal örgütlerin çoğu yazılı belge üretmemiştir.”
2. bupta ise gelelim bir dinin ve bir kutsalın sadece bir kavme ya da coğrafyanın dilinin hegemonyasına atfedilmesi yanılsamasına…
Bu kısmı ise Baruch Spinoza’nın, kendisine motto edindiği Latince Caute (‘’kendini sakın’’) değişinin hayatına girişinin hikayesiyle anlatmak istiyorum. Spinoza Musa’nın ve Kitab-ı Mukaddes’in sözlerinin tefsir ve tercüme edilmesinin gerekliliğine dair düşüncelerini ifade ettiğinde mensubu olduğu Yahudi Cemaati, felsefi görüşlerini ifade etmemesi karşılığında ona yıllık ödeme bağlamayı önermiş o bu riyakarlığı kabul etmeyince de bir akşam Portekiz Sinagogundan çıkarken, elinde bıçakla kendisine yönelik bir saldırı olmuştur ve bu saldırıyı paltosunun kesilmesiyle atlatmıştır. Spinoza’nın Kitab-ı Mukaddes’in geleneksel Yahudi (hatta Hıristiyan) okumasından tamamen ayrıldığı nokta; İbrani halkının seçilmişliğini herhangi bir şekilde Tanrı’nın tercihi değil, İbranilerin, doğanın değişmez kanunlarında yatan Tanrı kanununu anlayıp uygulamasına yönelik pedagojik bir hile olarak görmesidir:
Spinoza, kutsal metinleri iktidarlarını pekiştirmek ve insanlar üzerindeki hakimiyetlerini artırmak için kullanan din adamlarına, ilahiyatçılara ve dini otoritelere karşı sert bir suçlamayla başlar: “Dini, Kutsal Ruh’un öğretilerine riayet etmekten ziyade insan icadı şeylerin savunulması haline getiren ve hatta insanlar arasında sevgiyi değil ateşli bir Tanrı coşkusu kisvesi altında kavgayı ve nefretin en zalimini yaymakta kullanan; ancak küstah bir hırs olabilir.” Dini tutkuların ve Tanrı adına masumları katletmenin yeni bir dalga halinde sökün ettiği çağımızda, Spinoza’nın bu sözü son derece çarpıcıdır. Yani kutsal metinlerin yorumlanması kesinlikle, kendinde bu konuda tekel olma hakkını gören bir zümreye bırakılmamalıdır. Spinoza bu bakımdan Protestanlara Katoliklerden daha yakın durur. Zira Reform’un temellerinden biri tam da, kutsal metinleri yorumlama işini Katolik din adamlarının tekeli olmaktan çıkartıp, manevi bir ortaklık içinde yorumlayacak olan tüm inananlara teşmil etmektir.
Spinoza’nın, kutsal metinleri yorumlamak üzere önerdiği yöntem tabiatıyla, tüm insanların paylaştığı akla dayanır ve bu konuyu şöyle bir önermeyle tanımlar: ‘’Şu halde düşünce ile inancı, felsefe ile ilahiyatı birbirinden ayırmak gerekir. Felsefe hakikati ve ebedi saadeti ararken, inanç itaati ve davranışlarda coşkuyu hedefler. Bir başka düzleme ait olmasından ötürü “inanç herkesi, felsefe yapmak konusunda tamamen özgür bırakır”. Aynı şekilde, ilahiyat akla hizmet etmez -inanca eder- ve akıl da ilahiyata hizmet etmez. Her birinin kendi saltanatı vardır: Aklınki hakikat ve bilgelik, ilahiyatınki iman coşkusu ve teslimiyettir.’’
Yani sonuç olarak bir dilin ve alfabenin, münezzeh ve üstün olması savını savunmaya yönelik akıl tutulması; salt bir güruhun hurafesini, tekfirci anlayışını beslemekten başka bir şey değildir. Bu durumda özgür ve sorgulayıcı aklın işletilmesinin en büyük hasmı olan inanç bezirganlarının örgütlü tarikatlarına, cemaat yapılanmalarına meşruiyet kazandırmaktan başka hiçbir şeye yaramaz.
Kaldı ki; dil ve tabelalar konusunda bir imtiyaz tanınacaksa bu TÜRK ULUSU’NUN en büyük bileşenlerinden biri olan KÜRT HALKI için olmalıdır.
Binlerce yıldır beraberce yaşadığımız ve ANADOLU COĞRAFYASI’nı yurt tuttuğumuz bu halk dururken; kurumlarda arapça konuşulması tabelalarda arapça yazılması; yıllarca dili ve kültürü yok sayılan hatta kriminalize edilen bir halkın onuruna dokunmaz mı?
Böylelikle emperyalizmin ayrılıkçı eli kanlı işbirlikçilerine onların efendilerinin değirmenine su taşımaz mı?
Ülküsünü ve İstikametini Çağının Çok Önünde Bir Ferasetle Belirleyen ULU ÖNDER GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün banisi olan bir partinin, kendisine evrensel hukukun ve çağdaş demeokrasi değerleri yerine bağnazlığı ve ortaçağ karanlığının safsatalarını referans alması GARABETTİR.

 

Yazdan Kaya